Güncel Bilgiler Forumu

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
 1 
 : Dün, 00:30 
Başlatan dokuzharf - Son İleti Gönderen: dokuzharf
İşte hayatımızla ilgili son derece önemli bir soruya bir sürpriz cevap daha: 'Hiç kimse bilmiyor.'

Cevabın kolay olduğunu, uykuda enerjimizi şarj ettiğimizi söyleyebilirsiniz, ama bilimsel araştırmalar bunu göstermiyor.

Yapılan araştırmalarda, İngiltere'de 70 yaşında bir kadının, her gece bir saat uyuyarak, hatta bir keresinde 56 saat uyanık kaldıktan sonra sadece 1,5 saat uyuyarak ertesi gün tam performans ile hayatını sürdürebildiği gözlemlenmiştir.

Aslında normalde, hepimizin bildiği gibi, bir gece dahi uyumasak, ertesi gün adrenalin nedeni ile bütün aktivitelerimiz yavaşlamaktadır. İki gece üst üste uyumayan insanda ise durum daha kötüdür. Dikkat ve konsantrasyon düşer, hatalar artar.

Üç günden sonra insan hayal görmeye başlayabilir, düşünce berraklığı kaybolur. Daha sonra ise artık insan gerçekle ilişkisini keser. Fareler üzerinde yapılan deneylerde bir canlıyı uyanık tutmaya çalışmakla ölümüne neden olunabileceği ispatlanmıştır. Ayrıca arka arkaya geceleri yetersiz uyuyanlarda da benzeri problemler gözlemlenmiştir. Uyku süresince oluştuğu gözlemlenen diğer iki olaydan biri çocukların büyüme hormonlarının gelişmesi, diğeri ise bağışıklık sistemimiz için gerekli olan kimyasalların salgılanmasıdır.

Fakat soru hala yerinde duruyor. 'Niçin uyuyoruz?' Kimse bilmiyor.

İşte çeşitli teoriler:

Uyku, insana kaslarını ve diğer dokularını onarma, yaşlanan veya ölen hücrelerini yenileme şansı verir.

Uyku, insan beynine hafızasındaki bilgileri düzenleme, gereksizleri unutma ve arşivleme şansı verir. Rüyalar da bu işlemin bir parçasıdır.

Uyku, enerji tüketimimizin miktarını azaltır. Bu nedenle günde 4-5 kez yerine üç öğün yemekle yetinebiliriz. Gece karanlığında zaten hiçbir şey yapamayacağımızdan, anahtarı kapatarak enerji tasarrufu yaparız.

Uyku, bütün gün çalışan beynin bir şarj süresi olabilir. Diğer organlardaki enerji harcanmasını kısarak, beyin hücre aktivitele-ri için gerekli olan enerjiyi artırabilir.

Uyku hakkında tüm bildiğimiz, geceleri iyi bir uyursak, sabahları kendimizi iyi hissettiğimiz, hem vücudumuzun, hem de beynimizin yeni bir gün için kendisini tazelediği olgusudur.

 2 
 : Dün, 00:29 
Başlatan dokuzharf - Son İleti Gönderen: dokuzharf

İlk alfabenin yazarı: Melahat Uğurkan

İlk avukat: Süreyya Ağaoğlu

İlk bakan: Prof. Dr. Türkan Akyol

İlk başbakan: Prof. Dr. Tansu Çiller

İlk belediye başkanı: Müfide İlhan

İlk büyükelçi: Filiz Dinçmen

İlk Danıştay Başkanı: Füruzan İkincioğulları

İlk Danıştay üyesi: Şükran Esmerer .

İlk Adalet Müfettişi ve Adalet Başmüfettişi: Nazmiye Kılıç

İlk diş hekimi: Ferdane Bozdoğan Erberk

İlk doktor: Safiye Ali

İlk dünya güzeli: Keriman Halis

İlk eczacı: Rukiye Kanat Arran

İlk emniyet müdürü: Feriha Sanerk

İlk hakim: Suat Berk

İlk hazine genel müdürü: Aysel Gönül Öymen

İlk hemşire: Esma Deniz

İlk hesap uzmanı: Müşerref Çallılar ve Güzide Amark

İlk heykeltıraş: Sabiha Bengütaş

İlk hukukçu: Beraat Zeki Üngör

İlk jet pilotu: Leman Altınçekiç

İlk karakol amiri: Nevlan Kulak

İlk kaymakam: Özlem Bozkurt

İlk kimyacı: Remziye Hisar

İlk makinist: Seher Aytaç

İlk milli eğitim müdürü: Güler Karakülah

İlk milli maç hakemi: Lale Orta

İlk muhtar: Gül Esin

İlk müzeci: Seniha Sami

İlk opera sanatçısı: Semiha Berksoy

İlk orman mühendisi: Binnaz Zehra Sert

İlk otomobil yarışçısı: Samiye Morkaya

İlk petrol mühendisi: Halide Ural Türktan

İlk pilot: Sabiha Gökçen

İlk polis memuru: Betül Diker

İlk profesör: Dr. Fazıla Şevket Giz

İlk radyo spikeri: Emel Gazimihal

İlk savcı: Tüzünkan Koçhisaroğlu

İlk sayıştay üyesi: Fehrunisa Etmen

İlk senatör ve elçi: Adile Ayda

İlk sendika başkanı: Dervişe Koç

ilk subay: Ülkü Sema Toksöz

İlk TBMM başvekili: Neriman Neftçi

İlk Türkiye güzeli: Feriha Tevfik

İlk TV spikeri: Nuran Devres

İlk vali: Lale Aytaman

İlk veteriner: Sabire Aydemir

İlk yargıtay üyesi: Melahat Ruacan

İlk yüksek mahkemesi başkanı: Firdevs Menteşe

İlk yüksek mimar: Münevver Gözeler

İlk yüksek mühendis: Sabiha Ecebilge

İlk kadın vali: Lale Aytaman.

Cumhuriyet tarihinin ilk güzellik kraliçesi 1929 yılında yapıldı ve Feriha Tevfik kraliçe seçildi.

Cumhuriyet tarihinde ilk kez sahneye çıkan kadın sanatçı: Bedia Muvahhit

Atatürk´ün manevi kızı Sabiha Gökçen, aynı zamanda cumhuriyetin ilk kadın pilotu unvanını taşıyor.

 3 
 : 19 Ağu 2018 19:20 
Başlatan dokuzharf - Son İleti Gönderen: dokuzharf

Kim bayram günü 300 defa :”Sübhanallahi ve bi hamdihi” der ve bunu Müslümanların ölülerine hediye ederse;her mü’minin kabrine bin nur girer ve o kişi vefat ettiği zaman Allahü Teala kendisinin kabri için de bin nur verir.”
(Taberani,Meu’cemü’l-Evsat,1/357)


Her kim her iki (Ramazan-Kurban) bayramda da bayram namazından evvel 400 kere “Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ şerîke leh lehülmülkü ve lehülhamdü yühyî ve yümît ve hüve alâ külli şey’in kadîr. “derse; SEVABI: 400 köle azad etmiş gibi olur.

Allah ona kıyamette şehirler inşa edecek, ağaçlar dikecek, vekiller tayin eder.

 4 
 : 19 Ağu 2018 19:18 
Başlatan dokuzharf - Son İleti Gönderen: dokuzharf

Derler ki ;
Müthiş bir kıtlık zamanı... Bu sırada bir köle ki neşeden çatlayacak gibi. Rask ediyor, gülüyor, oynuyor.
Erenler köleye yaklaşıyor;
-Nedir senin bu halin? Halk kıtlık ve kuraklıktan kavrulurken sende bu neşe nereden?
Köle;
-Bana ne kıtlıktan kuraktan? Benim efendimin kocaman bir köyü var. İhtiyacımıza cevap verecek her şeyi orada buluyoruz.
Şöyle diyor erenler;
-Bunun efendisi bir mahluk, bu itibarla fakir olduğu halde, bu, ona güvenerek rızık derdi çekmiyor da, benim Allah gibi zengin bir efendim varken ben neden endişe ediyorum...


Denir ki;
-Dünya yüzünden perişan olmaktan sakın! Gam çekme! İyi bil ki rızkın senden başkasına asla verilmez.
Denir ki;
-İyi hazırlan! ölüm gelince sensiz geri dönmeyecektir.
Denir ki;
-İlahi olanla ilgi derecesini öğrenmek isteyen; insanların vaadine mi, ilahi olana mı meylettiğine dikkat etsin. Kalbi hangi yöne meylederse o tarafın adamıdır.
Derler ki ;
-Zenginlerden ve iktidar hırsında olanlardan sakın! çünkü kalbini onlara bağışlayıp, kendilerine imrendiğin an, onları rabler edinmiş olursun.
Derler ki ;
-Benim en kıymetli servetim misafirdir. Çünkü misafir, rızkı ve konaklaması Allah’a ait olduğu halde, kazancı bana ait olan bir şeydir.
Derler ki;
-Şu üç şeye sahip olmayan ebediyyen kurtulamaz; Ümit, korku ve ızdırap...
Derler ki ;
-Allah kendisini sevenleri ölseler bile diri, kendini sevmeyenleri, yaşasalar bile ölü kılmıştır...
Derler ki ;
-Allah dostu hiçbir ünvanla yüceltilmek istemez. Zaten onun yeryüzünde olacağı bir isim de yoktur.
Derler ki ;
-Allah a gereğince kul olmak yalnız hürriyette, gerçek özgürlük de yanlızca Allah’a kul olmaktadır,
Derler ki ;
-Gerçek sabırlı, sabırlılığına sabredendir, sabredip de peşinden şikayet eden değil...
Derler ki ;
-Tutkularını diriltinceye kadar öldür. Öldür ki, tam dirilsin.
Denir ki ; -Şu dört noktada kendime öncelik tanımakta yanılmışım;
sanırdım ki Allah’ı önce ben anıyor, tanıyor, seviyor ve istiyordum.
Aydınlanınca şunu gördüm; O' nun beni anışı, benim O' nu anışımdan önce, bilişi bilişimden, sevişi sevişimden önce.
Ben sevmeden önce O beni sevmiş. Ve ben bundan sonra O' nu sevebilmişim.

 5 
 : 19 Ağu 2018 19:17 
Başlatan dokuzharf - Son İleti Gönderen: dokuzharf

Kendi kendimize şöyle bir düşünüp soralım ve samimi olarak cevap verelim; Bir Müslüman olarak namazı sevebiliyor muyuz? Her zaman için namazı seven bir insan mıyız? Namaz vakti gelse, ezan okunsa, namaz kılsam, canım namaz kılmak istiyor diyor muyuz hiç?

Midemizin açlık hissettiği ve bir şeyler yemek istediği gibi günün belirli vakitlerinde namazın açlığını hissedip namaz kılma arzusu geliyor mu içimizden? Karnımız iyice acıktığı zaman yanımızdakilerin konuştuklarını anlamaz duruma gelerek aklımızı yemeğe taktığımız gibi, namaza olan açlığımızdan dolayı da aynı durum meydana geliyor mu, kafamızı namaza taktığımız oluyor mu?
Bazen canımız bir şey istediğinden dolayı belirli bir öğün olmadığı halde mutfağa girip bir şeyler atıştırdığımız gibi, farz olan vakitlerin dışında gönlümüz namaz kılmak istiyor mu, durup dururken iki rekât namaz kıldığımız oluyor mu? Sözü uzatmadan söyleyelim; Allah Teala ile beraber olmayı arzu ediyor muyuz?

Ezan sesi bizde nasıl bir etki yapıyor, ezanı duyduğumuzda çok müthiş bir müjdeli haber almışçasına gözlerimizin ışığı parıldıyor mu? Ezanın sözlerini tahlil ettiğimiz oluyor mu, tekbirler, tevhidler ve şehadetler kulağımıza ulaştığında ruhumuzun derinliklerine kadar ulaşıyor mu?
Biraz sonra Allah Teala ile beraber olacağım, rabbimin huzuruna varıp samimi bir şekilde kendimi Ona arz edeceğim. Onun kelamını Ona okuyacağım ve O da beni dinleyecek. Her taraftan üzerime çullanan ve içerisinde boğulduğum atmosferden kurtulacağım, beni boğmaya çalışan şu karanlıktan sıyrılacağım, hepsini arkama atacağım, beni yaratanın huzuruna varacağım, Onunla yüz yüze geliyor gibi olacağım, Ona halimi arz edeceğim. Şu anda ne kadar mutluyum, ne güzel…

Evet, bu ve benzeri duygu ve düşünceler geçiyor mu içimizden? Samimi olarak cevap verelim.
Sonra bu düşüncelerimiz bir bir gerçekleşiyor mu? Yani Allah Tealanın huzuruna vardığımızda Onunla gerçekten sağlıklı bir bağlantı kurabiliyor, beraber olabiliyor muyuz? Bunun en önemli belirtisi olarak da Onunla olan bu beraberliğimizi uzatmak istiyor ve uzatıyor muyuz? Kıyamımızı, kıraatimizi, rükû»muzu, secdemizi ve son oturuşumuz, yani her bir rüknü kendi içersinde uzatıyor muyuz? Evet, sırf Allah Teala ile beraberliğimizden dolayı uzatabiliyor muyuz rükünlerimizi, yani namazımızı???

Mehmet Göktaş

 6 
 : 19 Ağu 2018 19:17 
Başlatan dokuzharf - Son İleti Gönderen: dokuzharf
Cinsi münasebetten evvel avret yerini açmadan Enbiya Suresi'nin 87. ve 88. ayet-i kerimeleri üç kere okunur.


 7 
 : 19 Ağu 2018 19:16 
Başlatan dokuzharf - Son İleti Gönderen: dokuzharf

İsa Peygamber, bir gün geziye çıkar. Yolda giderken bir grup insana rastlar. Bir meydana halkalanmışlar, devamlı Allah'a ibadet ediyorlar. Öyle ki bütün şart ve gereklerini yerine getirerek.

Hz. İsa (a.s.) aralarına oturur. Bakar ki çeşit çeşit yemekler, bir yığın meşrubat renk renk sebze ve meyveler, eşsiz güzellikte kadınlar, cıvıl cıvıl çocuklar her yanı sarmış. Yaşadıkları yer de zamanın bütün süs ve üstünlüklerine sahip. Temiz ve eşsiz bir asalete bürünmüş.

Burada bir süre misafir kalan İsâ Peygamber kendi beldesine döner. Uzun bir zaman sonra yeniden oraya uğradığında bakar ki yerleri yurtları ile o eski varlıklı, şen şakrak insanlar yerleri yurtları ile birlikte yok olup gitmişler. Ortada ne eskiler, ne çocukları, ne de torunları, yer yarılmış sanki yerin dibine girmişler.

Kendi kendine şaşırıp kalan İsâ Peygamber bu olayın sebebini merak eder. Fakat soracak kimse yoktur. Yalvarıp yakarak yüce Allah'a, "Ey Rabbim!" der. "Burada eskiden yaşayan o insan topluluğuna ne oldu? Yoksa namaz kılmadılar, sonra baş mı kaldırdılar?"

Yüce Allah (c.c.) Hz. İsâ'ya, "Ey sevgili peygamberim! O aklına gelenler yüzünden değil. onlar gerçekten iyi insanlardı. Fakat aralarına bir beynamaz karıştı. İşte o ne olduysa ondan sonra oldu. Bir gün beynamaz bize karşı isyanında son damlayı taşıran bir çirkin harekette bulundu. Biz de belâ göndererek masum olan ötekileri de birlikte silip süpürdük."

 8 
 : 19 Ağu 2018 19:16 
Başlatan dokuzharf - Son İleti Gönderen: dokuzharf

Yavuz Sultan Selîm Han Mısır'ı tamâmiyle Osmanlı mülkü yaptıktan sonra, bir müddet daha idârî teşkilâtı yerleştirmek üzere, burada kaldı. Bu sırada devlet adamları ve askerler asıl vatanları Anadolu'ya, diyâr-ı Rum'a hasret kalıp dönmeyi arzu etmişlerdi. Fakat bu arzularını Pâdişâha söyleyememişlerdi. İleri gelenlerden bâzıları, İbn-i Kemâl Paşaya durumu anlattılar. Çünkü Yavuz Sultan Selîm Han onu çok severdi. Ona dediler ki: "Ne zamâna kadar bu diyâr-ı gurbette hasret çekeceğiz? Bu durumu Pâdişâh hazretlerine bir arz edip, gitmeye meylettiremez misiniz?"

Bir gün Ahmed ibni Kemâl, Yavuz Sultan Selîm Han ile gezintiye çıktılar. Konuşmalar arasında Pâdişâh; "Ortalıkta ne sözler var, durum nasıl?" diye sordu. Kemâl Paşazâde bu soruyu fırsat bilip derhal konuyu ele aldı ve dedi ki: "Pâdişâhım! Yolda gelirken askerlerin Nil'de davarlarını suluyorlardı. O askerlerden birinin şu türküyü söylediğini duydum.

"Nemüz kaldı bizüm mülk-i Arab'da,
Nice bir dururuz Şâm ü Haleb'de,
Cihan halkı kamu ayş ü tarabda,
Gel ahî gidelüm Rûm illerine."

(Nemiz kaldı bizim bu Arab diyarında, Şam'da ve Haleb'de niçin dururuz? Cihan halkı hep şenlik içinde yaşamakta, gel kardeş, Rum diyarına, Anadolu'ya gidelim.)

Bu şiir, Yavuz Sultan Selîm Hanın çok hoşuna gidip; "Bundan sonra burada durmamızı gerektiren işler de kalmadı, döneriz." diyerek, İstanbul'a döneceğini bildirdi. Bundan bir gün sonra, Yavuz Sultan Selîm Hana Kâbe'nin anahtarı ve diğer mukaddes emânetler teslim edildi ve İstanbul'a dönmek için ordusuyla yola çıktı.

Yolculukta bir sohbet sırasında söz Ahmed ibni Kemâl hazretlerinin hocası Molla Lütfi'den ve onun öldürülme sebebinden açılmıştı. Yavuz Sultan Selîm Han, ona:

"Tokatlı Molla Lütfi hocanız imiş. İlmi, irfânı yüksek, değerli, dört başı mâmur bir ilim adamı iken katline sebeb ne oldu." diye sordu. Kemâl Paşazâde:

"Hocam hased-i akrân belâsına uğradı. Tam bir âlim, kâmil, müteheccid (gece uyanıp namaz kılan), sâlih, dindâr bir kişi iken, düşmanı çoğalıp hased ettiler ve katline sebeb oldular." dedi. Bu habere fevkalâde üzülen Sultan:

"Molla Lütfi ilminin ve vakarının yanında şaka yapmayı çok seven biri imiş. Bâzan öyle şakalar yaparmış ki, işitenler şaka değil, gerçek zannederlermiş. Siz de üstadınız gibi öyle şakalar yapmaz mısınız ki gerçek zannedilsin?" deyince, İbn-i Kemâl hazretleri hemen şu cevabı verdi:

"Biz geçen gün sıramızı savdık. Şimdi sıra Pâdişâhımız hazretlerindedir." Bu söz üzerine bir müddet düşünen Yavuz Sultan Selîm:

"Yoksa o geçenki gün yeniçeriler ağzından söylenen kıt'a da öyle bir şaka mıydı? Yeniçeriler ağzından söylenen o sözler sizin sözünüz müydü?" diye sorunca da İbn-i Kemâl:

"Evet, doğrusu Pâdişâhımızın buyurdukları gibidir." dedi. O espiriyi çok beğenen Pâdişâh, İbn-i Kemâl hazretlerine ihsânlarda bulundu.

 9 
 : 19 Ağu 2018 19:14 
Başlatan dokuzharf - Son İleti Gönderen: dokuzharf

Antik Mısır'da çok kompleks ve gelişmiş bir ahiret inancı ile birlikte ölü bedeni ve ruhu huzurlu bir ahiret hayatına hazırlamak için yapılan birçok ayin ve uygulama vardı. Ruh ve ahirete dair inanç özellikle vücudun korunmasında yoğunlaşmıştı. Buna göre tahnit ve mumyalama, kişinin kişiliğini ve kimliğini ahirette koruyabilmesi için uygulanmaktaydı.
Mumyalama işlemi ölüyü öbür dünyadaki yaşamına hazırlamak için yapılan bir dizi törenden sadece başlangıç olanıdır.Bu işlem insanların yanı sıra boğa,timsah,kedi gibi hayvanlar içinde yapılmaktaydı.Arapça ve Farsça'da "Mumiya" doğada bulunan katran ve bunun karışımlarına denilir,ilaç olarak da kullanılırdı.Gerçekte ölünün bedenini konserve edercesine korumak için yapılan "Tahnit" işleminde katranın kullanılması,onu mumya ile eş anlamlı yapmıştır.
Mumyalama işlevi şöyle gerçekleştirilirdi:
Önce ölü yıkanir. Burnundan sokulan aletlerle beyin boşaltılır.
Göz ve ağız boşukları,yağlı keten tamponlarla doldurulup göz kapakları kapatılırdı.
Rahip habeş denilen keskin bir opsidyenle vücudun sol tarafını açarak,içindekileri tamamen boşaltır ve bunları "Kanopik" denilen çömlek ve vazoların içine koyardı.Boşalan karın kısmı ve kadınların göğüs içleri,hurma şarabı ve kokulu bitkilerle temizlendikten sonra, reçine, tarçın,soğan ve kokulu mir ile karıştırılmış ağaç talaşı,yerleştirilirdi.
Açılan yerler dikildikten sonra Mısırlılar'ın "Net-jeryt" denilen ve kahire yakınlarındaki bir vadide bulunan "Natron" tozu sodyum karbonat veya Sodyum Klorit (tuz) ile karıştırılan madde içinde 40 veya 70 gün (soylular için 272gün) bekletilirdi.Böylece vücuttaki nem absorbe edilir,organik yapı antiseptik korumaya alınırdı. Bir çeşit insan salamurası olan bu işlemin sonunda eller göğüste veya karın üzerinde birleştirilerek vücut yatar durumuna getirilir ve kurutulurdu.
Son dönemlerdeki inanca göre, ölünün ruhu Duat'taki bir mahkeme salonuna Anubis (mumyalama tanrısı) tarafından götürülür ve ölünün kalbi, ki kalbin kişinin ahlaki durumunun kayıdı olduğuna inanılırdı, Ma'at'ı (Hakikat ve Adalet) temsil eden bir tek tüye karşı tartılır. Eğer sonuç olumlu ise, ruh Osiris tarafından Aaru'ya götürülür, yok eğer sonuç olumsuzsa iblis Ammit (Kalp Yiyici) - yarı timsah, yarı aslan ve yarı hippopotam - tartılmış olan kalbi yer (ve böylece yok eder) ve ruh Duat'ta kalmaya mahkûm edilir.

 10 
 : 19 Ağu 2018 19:12 
Başlatan dokuzharf - Son İleti Gönderen: dokuzharf

Thoth Bilgeliğin Tanrısı. Yazma, Akıl ve Ay Tanrısı özelliği ile anılmıştır. İbiş kuşu başıyla resmedilmiştir ve elinde bir dolmakalem ve her şeyi kaydettiği parşömenler vardır. Hiyerogliflerin ve simyanın onun insanlığa armağanı olduğu söylenir. Yunan Tanrısı Hermes ile özdeşleştirilmiştir. Bir görüşe göre, Tarot kelimesi de Thoth'un adından türemiştir.

Mu ve Atlantis sırlarını Mısır'a getiren bilge bir rahiptir. Bu öğretiye ait sırları "Thot'un Kitabı" diye bilinen kendi kitabında ayrıntıları ile anlatmıştır.
Thot'un Yılanlı Asası, Hz. İsa'nın da ifade etmiş olduğu Tanrı Oğulları sembolünü ifade eder. Tanrı Oğulları ise dünyadan sorumlu yönetici varlıkların bulunduğu Ruhsal Plan'ı anlatır. Eski çağlarda bu rahiplere ve ruhsal yönetici varlıklara Tanrı dendiği için bugün doğru anlamı unutulmuş ve maalesef Tanrı derken Allah'dan bahsettikleri yanılgısına düşülmüş, çok tanrılı bir inanç sisteminin var olduğu sanılmıştır. Oysa hiç bir zaman insanlar çok tanrılı bir inanca sahip olmamışlar, her zaman yaratıcının tek olduğunu bilmişler ve sadece "O" diye ifade etmişler, başka hiç bir sıfat kullanmamışlardır.

Sayfa: [1] 2 3 ... 10